28 Mayıs 2010 Cuma

Düş'le Gerçek Arasında




Durup durup seninle karşılaşıyorum her yerde

Karşıma çıkıyorsun her köşebaşında sen

Kimi gün parklarda, kimi gün sokaklarda, caddelerde

Gözgöze geliyoruz, saatlerce bir şey söylemeden.



Hiç değişmemiş diyorum içimden, ne güzel

İşte yine o! Yine mahzun, yine dalgın, yine ürkek

Hadi gel diyor dudakları.----Özledim, hadi gel

Biliyorum oysa; uzatsam ellerimi, gidecek.



Bu bir aldanış mı? Yoksa var oluş mu yeniden

Söyle bir son mu? Bir başlangıç mı? Bir dönüş mü?

Ne oldu o güzelim zamanlara ansızın uçup giden?



Hadi uyandır beni, söyle; gördüğüm zamansız bir düş mü?

Hadi git, uzaklaş, yokluğuna inandır beni gerçekten

Yoruldum, her bulduğum yerde seni kaybetmekten


Ümit Yaşar OĞuzcan


26 Mayıs 2010 Çarşamba

Andıkça





ANDIKÇA



Ne zaman seni düşünsem içim ürperir

Seninle geçen her saat, her gün gelir aklıma

Bir akşam vakti gelir bir deniz kıyısı gelir

O eşsiz hatıralar bütün gelir aklıma

Ne yapsam unutamam yaşadığımızı

Sevgindi sevgilerin en yalansızı

Şimdi nerde bir gül görsem kırmızı

Dudaklarımı uzun uzun öptüğün gelir aklıma

Bir çıban büyürcesine ortasında gecenin

Dolar yüreğime hüznü seni sevmenin

Dünyada ne benim yerim var artık ne senin

Ağlarım başucunda ölümün gelir aklıma.

Ümit Yaşar Oğuzcan

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Sensizlik Haram Bana

Sensizlik haram bana
Gücüm yok yalnızlığa

Sensiz gülemem
Başka sevemem
Nasibimse istemem

Geceler nurlar yağdırsa
Karakış bahar olsa da
Yoksan eğer istemem

Sana ben ömrümü verdim
Seni ben gönlümle sevdim
Dertlerim dualarım sensin

Seni ben kahır olsan da
Seni ben ecel olsan da
Severim öldükten sonra da

Geceler içimde
İsmin hep dilimde
Unutma beni ey zâlim sen Bu sevgimi de

Yaralar hep bana
Günahlar boynuma
Yeter ki sensiz bir ânım olmasın sevgilim

Sana ben ömrümü verdim
Seni ben gönlümle sevdim
Dertlerim dualarım sensin

Seni ben kahır olsan da
Seni ben günah olsan da
Severim öldükten sonra da...

Makam:Hicaz
Sanatçı:Nusret Yılmaz
Beste:Ufuk Yıldırım
Güfte:Ercan Saatçi
video

21 Mayıs 2010 Cuma

Yeni hayat yeni anlatılara ihtiyaç duyuyor



“Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel,bulanmadan dupduru akmak ne hoş”Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” diyerek devam ediyor. Hz. Mevlana







14 Mayıs 2010 Cuma

Anzaklı Ömer'in Hikayesi

ANZAKLI ÖMER’İN HİKAYESİ”

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

“Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork’da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.

Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.

Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?

Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.

Siz Türk müsünüz?

Kaşlarını yukarıya kaldırarak ” Hayır “manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:

Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?

“Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:

Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım…

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

Siz Türk müsünüz?

Evet Türk’üm….

İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:

Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak’tım Avustralya Anzaklarından …

İngilizler bizi toplayıp dediler ki: “Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.” Biz de inandık sözlerine vaadetlerine… Savaşmak isteyenler arasına katıldık.

Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler o zaman . Mısır’da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman… Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil,kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti: Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla “Yazıklar olsun bana” dedim. “Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış”diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce….. Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte. Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar… Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. “Ömer” cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş. Yahu senin adın müslüman adı mı ? Ben “Evet, Müslüman adı” deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun. Olsun Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ? Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş.. Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet’e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. …Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah’ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim. Beni yalnız bırakma olur mu? Ne gibi Ömer amca ? Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. “Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!” Dedim ki içinden “Bizim Ömer amca galiba yolcu?”hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…. Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. “Ne yalan söyleyeyim,ağladım.”

ŞehitlerÖlmez.Com. alıntı.
video

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Ben Koklanmayı Senden Öğrendim




Ben, “koklanmayı” senden öğrendim; ve de koklamayı!..
Ben, koklamayı; senin koklamalarından öğrendim...
Ben, seni duymayı; beni dinleyişinden öğrendim...
Ben, seni görmeyi; bana bakışından öğrendim...
Ben, sana dokunmayı; bana dokunuşundan öğrendim...
Ve ben...
Ben, öperken koklamayı; Öperken beni koklayışından öğrendim...
..... Ben, öperken koklamayı, senden öğrendim!..
Sen, yüreği kıpır kıpır denizlere kokuyordun...
Sen, yeşil yansımış bahar göklerine kokuyordun...
Ve sen; yıkanmak üzere olan toprağa kokuyordun aslında.
Sen, “sana” kokuyordun; bana bulanmış...
Sen, sana kokuyordun, “bana” karışık!.. .....
Güzelliğini hiç bilmez olur muyum; toz olup ufalanışını, kuruyan terinden arta kalan tuzun!.. Saçının dibinde yaşayan son damlanın, bulaşıp dudağıma; ...parlamasını yâren bir yıldız gibi... Bilmez olur muyum tuzunun güzelliğini?..
Ben, yaprak yaprak açılmayı ve yaprak yaprak okşanmayı senden öğrendim...
Ben, koklanmayı... Ve öperken koklamayı senden öğrendim! Ben, seni duymayı; beni dinleyişinden öğrendim...
Ben, seni görmeyi; bana bakışından öğrendim...
Ben, sana dokunmayı; bana dokunuşundan öğrendim...
Ve ben...
Ben, öperken koklamayı; öperken beni koklayışından öğrendim. .....
Ben, öperken koklamayı; Senden öğrendim!..

Şair / Muammer Erkul

Şiiri okuduktan sonra ilk yüreğime düşen eser bu oldu sordum kendime koklamak bu kadar içten iken niye kıyamaz insan koklamaya? çok sever inciteceğinden korkar yürekten gelen duygunun sesleriyle Koklamaya kıyamam benim güzel Manolyam! der ve yüreğine döner...


video

6 Mayıs 2010 Perşembe

Kusuru kötülüğü başkasında değil kendimizde aramak





Bütün bilginler zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur demişlerdir, her kim daha fazla zalimse kuyusu daha korkunçtur daha karanlıktır.
İlahi adalet betere beter ceza buyurmuştur.Ey zalim sen zulmünle bir kuyu kazmadasın ama şunu bilki o kuyuyu kendin için kazıyorsun. İpek böceği gibi kendi etrafını örme kendin için bir kuyu kazacaksan bari boyuna göre kaz.
Zayıfları yardımcısız sanma Kur'an dan Allah'ın yardım gelince suresini oku. Sen bir fil bile olsan düşmanın senden ürküp kaçsa ebabil kuşları cezası senide gelir bulur.

Yeryüzünde bir zayıf bir zavallı emam diyecek, Haktan yardım istiyecek olursa göklerde meleklere gökyüzü ordusuna bir gürültü düşer... Ey İnsan başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir görünmesidir.
Senin varlığın iki yüzlülüğün, zalimliğin, gafletin onlara aksetmiştir o sensin sen kendini yaralıyorsun lanet ipliğini kendine kendin dokuyorsun o kötülüğü sen kendinde apaçık göremiyorsun görecek olsaydın başkalarına değil kendine candan ve gönülden düşman kesilirdin..
Ey Gafil adam arslanın kuyuda kendi aksini görüp kendisine saldırdığı gibi sende başkalarına saldırırken haberin olmadan kendine saldırıyorsun sen kendi huyunun,tabiatının derinliklerine inseydin kötülüğün, ahlaksızlığın senden senin kendinden olduğunu anlardın.
Mü'minler birbirlerinin aynasıdır bu hadisi Hazreti Peygamberden naklederler. Gözünün önüne mavi renkli bir şişe tutuyorsunda bu sebepten ötürü alem sana masmavi görünüyor eğer kör değilsen bu maddi görüşü kendinden bil kendine kötü de başkasına deme, eğer mü min Allah'ın nuruyla bakmamış olsaydı bazı gizli halleri ona nasıl olurda apaçık görünürdü eğer sen Allah nuruyla baksaydın kötülük hususunda başkasını ayıplar başkasının kusurlarını görürde gaflete düşermiydin..
Ey hüzün ve keder sahibi yavaş, yavaş, azar, azar nuru nura vur ki narı ilahi ile bakışın nuri ilahiye çevrilsinde başkalarında ayıp ve noksan yerine hüner ve kemal görebilesin

Mesnevi Okumaları Şefik Can
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...