Kimi kandırıyorsun, dostum? Beni mi, Allah'ı mı?Belki beni kandırıyorsun,ama ya Allah'ı? Bilmezmisin? O bilir, gizlediklerini ve bilmediklerini de bilir.Sana kandım gibi görünsem de Allah bana sır vermiyor mu sanırsın? Allah senin yalanlarını gösteriyor bana.Sen farkına varmayasın diye kanmışlık oyunu oynuyorum Karşında. Ama bu yalanlarınla ne çok yıpranıyorsun sen! Beni değil kendi kendini avutuyorsun sen. Kaybeden sen oluyorsun, ben değil. Ve ben senin yanında senden ötürü ne çok acı çekiyorum. Kaybeden ve kendini kandıran sana ne çok yanıyorum. Bırak bunları dost.Kendimiz olma zamanıdır. kendimiz olma..
Anladım ki susmak bir cüsse işi Derin denizlerin işi Serin sular en hafif rüzgârları bile coşturabiliyor.. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar… Derin denizlerin sükutu büyüler beni. İçimi bir heybet hissi kaplar. Benliğimi hasret duyguları istila eder. Kalbim ürperlerle dolar. Dalgalı denizler, durgun mavi denizler kadar heybetli gelmez bana. Göklerin suskunlugu da öyle. Gök gürlemeleri, mavi derinliklerin heybetini siler diye düşünmüşümdür hep. Sükut her zaman daha manalı, daha derindir.
Hep derin denizler kadar heybetli bir sükut dinledim ondan. Sanki durgun ve derin bir ummanın kıyısına varmıştım. Derinliklerinde gönül ve hikmet incilerinin gülümsediği bir deniz bulmuştum. Hayatın hiç bir kasırgası, hadiselerin hiç bir fırtınası onu dalgalandıramıyordu. O denize imrendiğim an, gözlerim şu mısralara takılmıştı: Gittim, gittim, denizin, Sınır yerine vardım Halin bana da geçsin! Diye ona yalvardım Bir çılgin vesvesede, Içim didiklense de, Olaydım o cüssede, O’nun gibi susardım.. Gercekten de öyle olmustu. Sonsuza götüren bir denizin kıyısına varmıştım. O zaman anladım ki, susmak bir cüsse işi. Derin denizlerin işi. Sığ suları en hafif rüzgarlar bile coşturabiliyor. Derin denizleri ise ancak derin sevdalar.. Anladım ki, derin ve esrarengiz olan her sey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli.
Hansaray'ın hiç şühesiz en meşhur yelerinin başında Gözyaşı Çeşmesi gelmektedir. Kırım Hanı Kırım Giray Han tarafından, çok sevdiği ve genç yaşta ölen eşi Dilara Bikeç anısına "Dünya durdukça bu çeşme de benim gibi ağlasın" diyerek Bahçesaray'lı bir taş ustasına (kimilerine göre İranlı Ömer usta'ya) 1763 yılında bu çeşmeyi yaptırmıştır.
Bazı kaynaklara göre ise; Güçlü Kırım Hanı Kırım Giray hareminde Maria Potocka adında Leh asıllı genç bir bayanı görür görmez aşık olur. Bayan, Kırım hanının aşkına karşılık vermez ve ölür. Giray öylesine üzülür ki, aşkını ifade etmek için en iyi heykeltraşına taştan bir ağlayan heykel yapmasını emreder. Ve böylece şiirlere konu olan dillere destan Bahçesaray taş çeşmesi yaratılmış olur.
Çeşme asıl yerindeyken her bir su damlasının çıkardığı ses, akustiğin de yardımıyla insana ağlama-hıçkırık sesi gibi gelir ve dinleyeni derinden etkilermiş. II. Yekaterina'nın direktifleriyle çeşme bugünkü yerine konulunca, çeşmenin bu orjinalliği de ortadan kaybolmuştur. Çeşmenin üzerindeki şekillerin anlamları da çeşmenin yapılış hikayesini destekler mahiyettedir. Mermerden yapılmış çiçek, gözyaşlarıyla dolu bir göz anlamına gelir. Gözyaşları kalp kurnesini (üstteki büyük kurne) kederle doldurur. Zaman bütün acıları hafifletir (çift küçük kurne), ama zihinde kalanlar tekrar acıyı hatırlatır (ortadaki büyük kurne) ve hayat böylece devam edip gider (zemindeki spiral).
Yapılış hikayesi ve tarihte bıraktığı izler, bu mütevazi selsebilin ziyaretçilerini derinden etkilemiş ve ününün dört bir yana yayılmasını sağlamıştır. Çeşme yapıldığı tarihten itibaren "Gözyaşı Çeşmesi" olarak anılmıştır. İşte o günden beri çeşmenin su haznesine konulan ve her gün tazelenen sarı ve kırmızı güller, birbirini seven bu iki insanı simgelemektedir.
1822 yılında ünlü Rus şair ve yazar Puşkin, sürgünde iken gezdiği Hansaray'dan ve çeşmenin hikayesinden çok etkilenmiş ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bahçisarayskiy Fontan) adlı eserini kaleme almıştır. Şiir, o dönemde Çarlık Rusya'sında ve Avrupa'da meşhur olmuştur.
Bahçesaray Çeşmesi
...
Onı şay tez mezarına ne kirsetti?
Bu ümitsiz esirliknin kaygısı mı?
Hastalık mı, yoksa diğer bir illet mi?
Kim bile? O bu dünyanı tez terk etti.
Han sarayı titislenip, boşap kaldı;
Kırım-Giray kene ketti onı taşlap;
Tümen-tümen askerinen yat illerge,
Yat illerge yolga çıktı sefer başlap.
O kene de kasırgalı soguşlarda
Küskünlenip, kanga suvsap at oynata,
Lakin hannın yureginde başka türlü
Duygularnın alevleri gizli yata.
O ekseri kızgınlaşkan uruşlarda
Kılıçını birden siltep, tars toktala
Pek çok vakıt şaytıp taşday katıp kala,
Çevresine şaşkın-şaşkın bakıp tura.
Bir şeyden korkkan kibi benzi ata,
Öz başına söylene ve ara sıra
Köz yaşını toktamadan akıttıra.
...
Aleksander Sergeyeviç Puşkin
Kimilerine göre, bu şiirden dolayı Kırım'ın tamamında Türkçe (Kırım Tatarca) isimleri Rusça ve Yunanca uydurma isimlerle değiştiren Çarlık idaresi, Bahçesaray isminin değiştirilmesine cesaret edemez. Bu popülarite Hansaray'ın da daha fazla tahrip edilmesini önler... Şimdi bu minnettarlığın bir göstergesi olarak Gözyaşı Çeşmesi'nin yanı başında Puşkin'in de bir büstü yer almaktadır. Çeşme, daha sonraları Boris Asafyev'in aynı adlı bale eserine de ilham kaynağı olmuştur.
Adına çeşmeler yapılan, şiirler yazılan Dilara Bikeç'in türbesi Bahçesaray'da Hansaray'ın duvarına bitişiktir. Bazı kaynaklarda Gözyaşı Çeşmesi'nin türbenin duvarına bitişik olarak yapıldığı da belirtilmektedir.
Arza hacet yok halim sana ayandır... Dile gerek yok, sessizliğim sana beyandır... Söze lüzum yok, susuşum sana kelâmdır... Kelama ihtiyaç yok, aşk sana figandır...
O ve ben… Şimdilerde iki ayrı şehirde ölümüne sevdalı tek yüreğiz...Birbirimizden ayrı aldığımız her nefeste ise ölümü biraz daha özlemekteyiz. Hayatı başkaları için yaşayacak kadar da deliyiz. Sevda orucunu bozmadık belki ama yine de diyetteyiz.. Aşktan sermest olmuş şeyda bülbül kadar mağrur, utancından kızaran gül kadar kederliyiz. Bu sevdaya baş ve yürek koymuş iki aşık gibi çilehanede çiledeyiz. Sırf “oyun bozan” demesinler diye birbirimizden ötede ve berideyiz.
Dedim ya O ve ben… Ben ve O… Bu garip hikayenin kavuşamayan Aslı ve Kerem’iyiz…
Zıddıyla var olan tekil bir varlıktık biz… Ve çoğaldıkça kaybolan kinayeli cümlelerdik. Ben ve O… O ve ben… Aynı melodide iki nota, aynı kaderde tek gerçektik.
Kesişti yollar derin bir vadide. Bazen dipsiz derinliklerde bazen de engin düzlüklerdeyiz. Yârdan vazgeçtiğimiz her an bir başka yarın dibindeyiz. Yol kayıp, pusula şaşmış, ufuk kapalı karanlık bir tüneldeyiz. Aslında çoğu zaman kendimizde bile değiliz. Ayazda kalmış iki yürek, birbirinde kaybolmuş iki keşişiz.
Çünkü O benim rengarenk dünyamdı. Hayata tutunduğum umudum, kurmaktan bıkmadığım düşüm, gözümden düşen damlam, aldığım nefesim, canımdan öte candı. Ah ah… O baştan ayağa ben’di. Ben’im dışımda tarifi edilemeyendi. Ben’siz dile gelmeyen, cümleye dökülemeyendi. Büyüsü bozulan, sırrı çözülen, şifresi kırılan, anlamını yitirendi… O’na o sırrı veren bendim…Bana bunca olmazı olduran da O’ydu.
Ben senin en çok sesini sevdim Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi Önce aşka çağıran,sonra dinlendiren Bana her zaman dost, her zaman sevgili
Ben senin en çok ellerini sevdim Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak Nice güzellikler gördüm yeryüzünde En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak
Ben senin en çok gözlerini sevdim Kâh çocukça mavi, kâh inadına yeşil Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil
Ben senin en çok gülüşünü sevdim Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran Unutturur bana birden acıları, güçlükleri Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman
Ben senin en çok davranışlarını sevdim Güçsüze merhametini, zalime direnişini Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini
Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim Tüm çocuklara kanat geren anneliğini Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada Sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini
Ben senin en çok bana yansımanı sevdim Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...
Bir gece habersiz bize gel Merdivenler gıcırdamasın Öyle yorgunum ki hiç sorma Sen halimden anlarsın Sabahlara kadar oturup konuşalım Kimse duymasın Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız Dokunarak uçalım.
insanlardan buz gibi soğudum, işte yalnız sen varsın Öyle halsizim ki hiç sorma Anlarsın.
Yokluğunda ne ateşleri hasretimle yaktım da Bir seni yakamadım, beni yaktığın gibi Çölde su, mahpusta gün, oruçta ekmek gibi bekledim seni Sense araya korkular koydun. Yasaklar koydun... Bitmez tükenmez engeller koydun Şimdi nerdesin diye sakın sorma Sen çağırdın da ben gelmedim mi?
Sen varken darılmazdım çiçeksiz baharlara, Yağmurlu havalara...Bu kasvetli akşamlara Sen varken Bakıp içlenmezdim tren istasyonlarına Otobüs duraklarına... Sen varken ayrılanlara ağlamazdım... Yıkılmazdım biten sevdaların ardından Gidenlere küsmezdim Kalanlara acımazdım... Sen varken böyle üşümezdim-titremezdim Masumdum, çocuklar gibi Böyle delirmezdim-küfretmezdim... Hele ölmeyi hiç düşünmezdim. Şimdi soruyorum sana Adı sevdaysa bu cehennemin Sen yaktın da ben yanmadım mı?
Biliyorsun Bütün acılarına 'yeşil ışık' yaktım olmadı Bütün korkularına'arka çıktım'olmadı Dağlara merdiven dayadım olmadı Haziranda kar oldum yağdım avuçlarına olmadı Sevdim olmadı -yandım olmadı-taptım olmadı Benden artık pes Bu aşkın biletini istediğin gibi kes Nasılsa gidiyorsun Biliyorum git... Ama ardında Ağlayan bir çift göz Paramparça bir yürek Ve yıkılmış bir dağ görmek istemiyorsan Çek silahını-daya sırtıma Titrersem namerdim... Sen vurdun da ben ölmedim mi? .
Avcılar, zavallı kuşu yaralamışlar, o da can havliyle kaçmaya başlamıştı.Yaralı kuş uçuyor, avcılar aman vermeden kovalıyordu.Nereye saklandı ise buldu, hangi dala kondu ise gördüler. Kuşun küçücük kalbipır pır çarpıyor, birazcık nefeslenmek istese üzerine bir namlu doğruluyordu. Avcular, onu ellerinden kaçırmak istemiyor, bu koşuşturma hırslarını tahrik ediyordu. Merhamet kalkmıştı yüreklerinden...Kuşun zayıflığı, acizliği, çaresizliği, medet ister hali hiç umurlarında değildi.Acımayacak, öldürene kadar saldıracaklardı.Zemin ölüm kusuyor, kurşunlar patlıyor, barut kokusu etrafa yayılıyordu. Zavallı kuşun uçacak hâli kalmamıştı. Son bir kez havalandı ve uzaktaki bir topluluğu gördü. Şeyh Efendi, ortaya oturmuş, müridleri etrafında halelenmiş, zikrediyorlardı.Onların meclisine kadar zorla uçtu. Bir anda, korkunun tesiriyle İçinden geleni yaptı ve yaydan boşanmış ok gibi Şeyh Efendinin kaftanın altına saklandı.Güvenmiş kendince emin bir yer bulmuştu. Şeyh Efendi, göğsünün altındaki ani kıpırdanmadan irkildi, ne olduğunu anlayamadı ve elini oraya attı.Zaten can dudağına gelen kuş, bu darbeyle öldü. Ötede, mahkeme-i kübra kurulduğunda kuş, Şeyh Efendi'den davacı oldu.Şeyh, bilerek ve isteyerek yapmamışolduğu için mesul tutulmadı. Zaten o da kuşun öldüğünü görünce çok üzülmüştü.Kuşa, son sözü sordular -Bir arzum var, dedi. Ben o kaftana, o sarığa güvendiğim için altına sığındım.Bundan sonra o güveni boşa çıkaracak hiç kimsenin o kaftanı giymemesini istiyorum ki başıma gelenler başkalarının başına gelmesin.
Neslimiz, kendisine insafsızca kasdeden avcıların tuzaklarından sığınacak bir yer arıyor.Koca bir İnsanlık günah batağına düşmüş, çırpınıyor, ağlıyor. El uzatmadığı için eroin komasında ölen bir gençten, iffetini kaybeden her bir çocuktan insanlıuk mesuldür.Nerede hangi ülkede, hangi milletten ve renkten olursa olsun...Hapisahaneler, hastaneler, sokaklar, mezarlıklar feryad ediyor. Vazife ağır ve mesuliyet büyüktür. Ve bu ateşten kaçanların, güvenip gelenlerin, elini uazatanların itimadını sarsmaya kimsenin hakkı yoktur. İman urbası çıkarılamayacağına göre, kaftanın hakkını vermeye azami gayret göstermelidir.
Mecnun olmak bir “makam”dır; dişlerin sıkılma hâlidir!
Sus!.. Kenetlenmiş çenenden, “kendini” sızdırırsan dışına; kıvam bozulur... Çünkü “mecnun” olanın yolu; en dar tünellerden geçer!
Yollardan, Leyla’ya doğru, her daim yürüyenler vardı... Kimdi onlar? Bilen yok!.. Hani ayak izleri? Silinmiş, gören yok!.. Peki hatıraları? Unutulmuş, anlatan yok!.. Ya Mecnûn?..
Mecnûn; susmanın adıdır ve yürümenin adıdır ve dönüp ardına bakmamanın fakat aramanın ve bulmanın veya sadece dişlerini sıkmanın adıdır... Mecnûn olmak hem rütbe takmaktır omzuna, hem de omzuna yüklenmiş olan rütbeyi haysiyetle ve hassasiyetle taşıyabilmektir!
Leyla’nın bin yolcusu; ..ama yolların bir Mecnun’u vardı! Sen kimsin? Hangisisin?..
Derler ki; Mecnun olmak, otuz iki tane dişin birer birer çekilmesidir çene kemiğinden... Ve gıkını çıkarmamaktır! Bunu diyenler yalan söylüyor, çünkü ben Mecnun’u gördüm; aynanın başındaydı ve havuzun başındaydı ve hatta durgun göllerin başındaydı... Biliyorum! Mecnûn olmak; otuz iki tane dişin birer birer çekilmesi değil, tane tane çakılmasıdır çene kemiğine... Ve gıkını çıkarmamaktır!
Yani Mecnun olmak, çenenin kuvvetle sıkılma hâlidir, dişlerin kemiğe çakılma hâlidir... Mecnun olmak bir makamdır. Susmak, yürümek, ardına bakmamak, aramak, nihayetinde bulmak... Ve şu soruyu sormak demektir: Leyla’nın bin yolcusu, fakat yolların bir Mecnun’u vardı! Sen, hangisisin?..
Buradan indireceğiniz sanal turlarla kendinizi Süleymaniye Camii'nde gibi hissedeceksiniz. Kurulum gerektirmeyen bu programları çalıştırdığınızda fareyi bakmak istediğiniz yöne doğru kaydırmanız yeterlidir. Detaylara zumlamak için farenizin tekerleğini çevirin. İndirdiğiniz mekanların listesini görmek için F9 tuşuna basın. Listelenen mekanları ekran koruyucu yapmak için F5 tuşuna basın. Tavsiyemiz Süleymaniye Camii dahil tüm mekanları ekran koruyucu yapmanızdır. Ekran koruyucu devreye girdiğinde rastgele bir mekan seçilir ve otomatik olarak etrafı seyrettirir (adeta HD kalitesinde bir belgesel izliyormuşsunuz hissini verir). Diğer tuşların işlevini öğrenmek için F1, çıkmak için Esc tuşuna basın
Sanal bir ortamda gezmek çok iyi olmasa gerek birgününüzü ayırın ve Tarihi mekanları ziyaret ediniz ben sadece merakınızı uyandırmak adına bu sayfayı paylaşmak istedim