Arza hacet yok halim sana ayandır... Dile gerek yok, sessizliğim sana beyandır... Söze lüzum yok, susuşum sana kelâmdır... Kelama ihtiyaç yok, aşk sana figandır...
O ve ben… Şimdilerde iki ayrı şehirde ölümüne sevdalı tek yüreğiz...Birbirimizden ayrı aldığımız her nefeste ise ölümü biraz daha özlemekteyiz. Hayatı başkaları için yaşayacak kadar da deliyiz. Sevda orucunu bozmadık belki ama yine de diyetteyiz.. Aşktan sermest olmuş şeyda bülbül kadar mağrur, utancından kızaran gül kadar kederliyiz. Bu sevdaya baş ve yürek koymuş iki aşık gibi çilehanede çiledeyiz. Sırf “oyun bozan” demesinler diye birbirimizden ötede ve berideyiz.
Dedim ya O ve ben… Ben ve O… Bu garip hikayenin kavuşamayan Aslı ve Kerem’iyiz…
Zıddıyla var olan tekil bir varlıktık biz… Ve çoğaldıkça kaybolan kinayeli cümlelerdik. Ben ve O… O ve ben… Aynı melodide iki nota, aynı kaderde tek gerçektik.
Kesişti yollar derin bir vadide. Bazen dipsiz derinliklerde bazen de engin düzlüklerdeyiz. Yârdan vazgeçtiğimiz her an bir başka yarın dibindeyiz. Yol kayıp, pusula şaşmış, ufuk kapalı karanlık bir tüneldeyiz. Aslında çoğu zaman kendimizde bile değiliz. Ayazda kalmış iki yürek, birbirinde kaybolmuş iki keşişiz.
Çünkü O benim rengarenk dünyamdı. Hayata tutunduğum umudum, kurmaktan bıkmadığım düşüm, gözümden düşen damlam, aldığım nefesim, canımdan öte candı. Ah ah… O baştan ayağa ben’di. Ben’im dışımda tarifi edilemeyendi. Ben’siz dile gelmeyen, cümleye dökülemeyendi. Büyüsü bozulan, sırrı çözülen, şifresi kırılan, anlamını yitirendi… O’na o sırrı veren bendim…Bana bunca olmazı olduran da O’ydu.
Ben senin en çok sesini sevdim Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi Önce aşka çağıran,sonra dinlendiren Bana her zaman dost, her zaman sevgili
Ben senin en çok ellerini sevdim Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak Nice güzellikler gördüm yeryüzünde En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak
Ben senin en çok gözlerini sevdim Kâh çocukça mavi, kâh inadına yeşil Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil
Ben senin en çok gülüşünü sevdim Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran Unutturur bana birden acıları, güçlükleri Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman
Ben senin en çok davranışlarını sevdim Güçsüze merhametini, zalime direnişini Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini
Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim Tüm çocuklara kanat geren anneliğini Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada Sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini
Ben senin en çok bana yansımanı sevdim Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...
Bir gece habersiz bize gel Merdivenler gıcırdamasın Öyle yorgunum ki hiç sorma Sen halimden anlarsın Sabahlara kadar oturup konuşalım Kimse duymasın Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız Dokunarak uçalım.
insanlardan buz gibi soğudum, işte yalnız sen varsın Öyle halsizim ki hiç sorma Anlarsın.
Yokluğunda ne ateşleri hasretimle yaktım da Bir seni yakamadım, beni yaktığın gibi Çölde su, mahpusta gün, oruçta ekmek gibi bekledim seni Sense araya korkular koydun. Yasaklar koydun... Bitmez tükenmez engeller koydun Şimdi nerdesin diye sakın sorma Sen çağırdın da ben gelmedim mi?
Sen varken darılmazdım çiçeksiz baharlara, Yağmurlu havalara...Bu kasvetli akşamlara Sen varken Bakıp içlenmezdim tren istasyonlarına Otobüs duraklarına... Sen varken ayrılanlara ağlamazdım... Yıkılmazdım biten sevdaların ardından Gidenlere küsmezdim Kalanlara acımazdım... Sen varken böyle üşümezdim-titremezdim Masumdum, çocuklar gibi Böyle delirmezdim-küfretmezdim... Hele ölmeyi hiç düşünmezdim. Şimdi soruyorum sana Adı sevdaysa bu cehennemin Sen yaktın da ben yanmadım mı?
Biliyorsun Bütün acılarına 'yeşil ışık' yaktım olmadı Bütün korkularına'arka çıktım'olmadı Dağlara merdiven dayadım olmadı Haziranda kar oldum yağdım avuçlarına olmadı Sevdim olmadı -yandım olmadı-taptım olmadı Benden artık pes Bu aşkın biletini istediğin gibi kes Nasılsa gidiyorsun Biliyorum git... Ama ardında Ağlayan bir çift göz Paramparça bir yürek Ve yıkılmış bir dağ görmek istemiyorsan Çek silahını-daya sırtıma Titrersem namerdim... Sen vurdun da ben ölmedim mi? .
Avcılar, zavallı kuşu yaralamışlar, o da can havliyle kaçmaya başlamıştı.Yaralı kuş uçuyor, avcılar aman vermeden kovalıyordu.Nereye saklandı ise buldu, hangi dala kondu ise gördüler. Kuşun küçücük kalbipır pır çarpıyor, birazcık nefeslenmek istese üzerine bir namlu doğruluyordu. Avcular, onu ellerinden kaçırmak istemiyor, bu koşuşturma hırslarını tahrik ediyordu. Merhamet kalkmıştı yüreklerinden...Kuşun zayıflığı, acizliği, çaresizliği, medet ister hali hiç umurlarında değildi.Acımayacak, öldürene kadar saldıracaklardı.Zemin ölüm kusuyor, kurşunlar patlıyor, barut kokusu etrafa yayılıyordu. Zavallı kuşun uçacak hâli kalmamıştı. Son bir kez havalandı ve uzaktaki bir topluluğu gördü. Şeyh Efendi, ortaya oturmuş, müridleri etrafında halelenmiş, zikrediyorlardı.Onların meclisine kadar zorla uçtu. Bir anda, korkunun tesiriyle İçinden geleni yaptı ve yaydan boşanmış ok gibi Şeyh Efendinin kaftanın altına saklandı.Güvenmiş kendince emin bir yer bulmuştu. Şeyh Efendi, göğsünün altındaki ani kıpırdanmadan irkildi, ne olduğunu anlayamadı ve elini oraya attı.Zaten can dudağına gelen kuş, bu darbeyle öldü. Ötede, mahkeme-i kübra kurulduğunda kuş, Şeyh Efendi'den davacı oldu.Şeyh, bilerek ve isteyerek yapmamışolduğu için mesul tutulmadı. Zaten o da kuşun öldüğünü görünce çok üzülmüştü.Kuşa, son sözü sordular -Bir arzum var, dedi. Ben o kaftana, o sarığa güvendiğim için altına sığındım.Bundan sonra o güveni boşa çıkaracak hiç kimsenin o kaftanı giymemesini istiyorum ki başıma gelenler başkalarının başına gelmesin.
Neslimiz, kendisine insafsızca kasdeden avcıların tuzaklarından sığınacak bir yer arıyor.Koca bir İnsanlık günah batağına düşmüş, çırpınıyor, ağlıyor. El uzatmadığı için eroin komasında ölen bir gençten, iffetini kaybeden her bir çocuktan insanlıuk mesuldür.Nerede hangi ülkede, hangi milletten ve renkten olursa olsun...Hapisahaneler, hastaneler, sokaklar, mezarlıklar feryad ediyor. Vazife ağır ve mesuliyet büyüktür. Ve bu ateşten kaçanların, güvenip gelenlerin, elini uazatanların itimadını sarsmaya kimsenin hakkı yoktur. İman urbası çıkarılamayacağına göre, kaftanın hakkını vermeye azami gayret göstermelidir.
Mecnun olmak bir “makam”dır; dişlerin sıkılma hâlidir!
Sus!.. Kenetlenmiş çenenden, “kendini” sızdırırsan dışına; kıvam bozulur... Çünkü “mecnun” olanın yolu; en dar tünellerden geçer!
Yollardan, Leyla’ya doğru, her daim yürüyenler vardı... Kimdi onlar? Bilen yok!.. Hani ayak izleri? Silinmiş, gören yok!.. Peki hatıraları? Unutulmuş, anlatan yok!.. Ya Mecnûn?..
Mecnûn; susmanın adıdır ve yürümenin adıdır ve dönüp ardına bakmamanın fakat aramanın ve bulmanın veya sadece dişlerini sıkmanın adıdır... Mecnûn olmak hem rütbe takmaktır omzuna, hem de omzuna yüklenmiş olan rütbeyi haysiyetle ve hassasiyetle taşıyabilmektir!
Leyla’nın bin yolcusu; ..ama yolların bir Mecnun’u vardı! Sen kimsin? Hangisisin?..
Derler ki; Mecnun olmak, otuz iki tane dişin birer birer çekilmesidir çene kemiğinden... Ve gıkını çıkarmamaktır! Bunu diyenler yalan söylüyor, çünkü ben Mecnun’u gördüm; aynanın başındaydı ve havuzun başındaydı ve hatta durgun göllerin başındaydı... Biliyorum! Mecnûn olmak; otuz iki tane dişin birer birer çekilmesi değil, tane tane çakılmasıdır çene kemiğine... Ve gıkını çıkarmamaktır!
Yani Mecnun olmak, çenenin kuvvetle sıkılma hâlidir, dişlerin kemiğe çakılma hâlidir... Mecnun olmak bir makamdır. Susmak, yürümek, ardına bakmamak, aramak, nihayetinde bulmak... Ve şu soruyu sormak demektir: Leyla’nın bin yolcusu, fakat yolların bir Mecnun’u vardı! Sen, hangisisin?..
Buradan indireceğiniz sanal turlarla kendinizi Süleymaniye Camii'nde gibi hissedeceksiniz. Kurulum gerektirmeyen bu programları çalıştırdığınızda fareyi bakmak istediğiniz yöne doğru kaydırmanız yeterlidir. Detaylara zumlamak için farenizin tekerleğini çevirin. İndirdiğiniz mekanların listesini görmek için F9 tuşuna basın. Listelenen mekanları ekran koruyucu yapmak için F5 tuşuna basın. Tavsiyemiz Süleymaniye Camii dahil tüm mekanları ekran koruyucu yapmanızdır. Ekran koruyucu devreye girdiğinde rastgele bir mekan seçilir ve otomatik olarak etrafı seyrettirir (adeta HD kalitesinde bir belgesel izliyormuşsunuz hissini verir). Diğer tuşların işlevini öğrenmek için F1, çıkmak için Esc tuşuna basın
Sanal bir ortamda gezmek çok iyi olmasa gerek birgününüzü ayırın ve Tarihi mekanları ziyaret ediniz ben sadece merakınızı uyandırmak adına bu sayfayı paylaşmak istedim
“Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel,bulanmadan dupduru akmak ne hoş”Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” diyerek devam ediyor. Hz. Mevlana
1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
“Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork’da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.
Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.
Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?
Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.
Siz Türk müsünüz?
Kaşlarını yukarıya kaldırarak ” Hayır “manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:
Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?
“Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:
Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım…
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
Siz Türk müsünüz?
Evet Türk’üm….
İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:
Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak’tım Avustralya Anzaklarından …
İngilizler bizi toplayıp dediler ki: “Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.” Biz de inandık sözlerine vaadetlerine… Savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler o zaman . Mısır’da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman… Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil,kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti: Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla “Yazıklar olsun bana” dedim. “Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış”diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce….. Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte. Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar… Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. “Ömer” cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş. Yahu senin adın müslüman adı mı ? Ben “Evet, Müslüman adı” deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun. Olsun Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ? Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş.. Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet’e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. …Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah’ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim. Beni yalnız bırakma olur mu? Ne gibi Ömer amca ? Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. “Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!” Dedim ki içinden “Bizim Ömer amca galiba yolcu?”hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…. Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. “Ne yalan söyleyeyim,ağladım.”
Ben, “koklanmayı” senden öğrendim; ve de koklamayı!.. Ben, koklamayı; senin koklamalarından öğrendim... Ben, seni duymayı; beni dinleyişinden öğrendim... Ben, seni görmeyi; bana bakışından öğrendim... Ben, sana dokunmayı; bana dokunuşundan öğrendim... Ve ben... Ben, öperken koklamayı; Öperken beni koklayışından öğrendim... ..... Ben, öperken koklamayı, senden öğrendim!.. Sen, yüreği kıpır kıpır denizlere kokuyordun... Sen, yeşil yansımış bahar göklerine kokuyordun... Ve sen; yıkanmak üzere olan toprağa kokuyordun aslında. Sen, “sana” kokuyordun; bana bulanmış... Sen, sana kokuyordun, “bana” karışık!.. ..... Güzelliğini hiç bilmez olur muyum; toz olup ufalanışını, kuruyan terinden arta kalan tuzun!.. Saçının dibinde yaşayan son damlanın, bulaşıp dudağıma; ...parlamasını yâren bir yıldız gibi... Bilmez olur muyum tuzunun güzelliğini?.. Ben, yaprak yaprak açılmayı ve yaprak yaprak okşanmayı senden öğrendim... Ben, koklanmayı... Ve öperken koklamayı senden öğrendim! Ben, seni duymayı; beni dinleyişinden öğrendim... Ben, seni görmeyi; bana bakışından öğrendim... Ben, sana dokunmayı; bana dokunuşundan öğrendim... Ve ben... Ben, öperken koklamayı; öperken beni koklayışından öğrendim. ..... Ben, öperken koklamayı; Senden öğrendim!..
Şair / Muammer Erkul
Şiiri okuduktan sonra ilk yüreğime düşen eser bu oldu sordum kendime koklamak bu kadar içten iken niye kıyamaz insan koklamaya? çok sever inciteceğinden korkar yürekten gelen duygunun sesleriyle Koklamaya kıyamam benim güzel Manolyam! der ve yüreğine döner...
Bütün bilginler zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur demişlerdir, her kim daha fazla zalimse kuyusu daha korkunçtur daha karanlıktır. İlahi adalet betere beter ceza buyurmuştur.Ey zalim sen zulmünle bir kuyu kazmadasın ama şunu bilki o kuyuyu kendin için kazıyorsun. İpek böceği gibi kendi etrafını örme kendin için bir kuyu kazacaksan bari boyuna göre kaz. Zayıfları yardımcısız sanma Kur'an dan Allah'ın yardım gelince suresini oku. Sen bir fil bile olsan düşmanın senden ürküp kaçsa ebabil kuşları cezası senide gelir bulur.
Yeryüzünde bir zayıf bir zavallı emam diyecek, Haktan yardım istiyecek olursa göklerde meleklere gökyüzü ordusuna bir gürültü düşer... Ey İnsan başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir görünmesidir. Senin varlığın iki yüzlülüğün, zalimliğin, gafletin onlara aksetmiştir o sensin sen kendini yaralıyorsun lanet ipliğini kendine kendin dokuyorsun o kötülüğü sen kendinde apaçık göremiyorsun görecek olsaydın başkalarına değil kendine candan ve gönülden düşman kesilirdin.. Ey Gafil adam arslanın kuyuda kendi aksini görüp kendisine saldırdığı gibi sende başkalarına saldırırken haberin olmadan kendine saldırıyorsun sen kendi huyunun,tabiatının derinliklerine inseydin kötülüğün, ahlaksızlığın senden senin kendinden olduğunu anlardın. Mü'minler birbirlerinin aynasıdır bu hadisi Hazreti Peygamberden naklederler. Gözünün önüne mavi renkli bir şişe tutuyorsunda bu sebepten ötürü alem sana masmavi görünüyor eğer kör değilsen bu maddi görüşü kendinden bil kendine kötü de başkasına deme, eğer mü min Allah'ın nuruyla bakmamış olsaydı bazı gizli halleri ona nasıl olurda apaçık görünürdü eğer sen Allah nuruyla baksaydın kötülük hususunda başkasını ayıplar başkasının kusurlarını görürde gaflete düşermiydin.. Ey hüzün ve keder sahibi yavaş, yavaş, azar, azar nuru nura vur ki narı ilahi ile bakışın nuri ilahiye çevrilsinde başkalarında ayıp ve noksan yerine hüner ve kemal görebilesin