30 Ocak 2011 Pazar

Ben senin en çok



Ben senin en çok sesini sevdim
Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
Önce aşka çağıran,sonra dinlendiren
Bana her zaman dost, her zaman sevgili

Ben senin en çok ellerini sevdim
Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
Nice güzellikler gördüm yeryüzünde
En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak

Ben senin en çok gözlerini sevdim
Kâh çocukça mavi, kâh inadına yeşil
Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil

Ben senin en çok gülüşünü sevdim
Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
Unutturur bana birden acıları, güçlükleri
Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman

Ben senin en çok davranışlarını sevdim
Güçsüze merhametini, zalime direnişini
Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini

Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
Tüm çocuklara kanat geren anneliğini
Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
Sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini

Ben senin en çok bana yansımanı sevdim
Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni
Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

14 Ocak 2011 Cuma

Dost



Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın
Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın
Mavi bir gökyüzümüz olsun kanatlarımız
Dokunarak uçalım.

insanlardan buz gibi soğudum,
işte yalnız sen varsın
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın.

CAHİT KÜLEBİ

29 Aralık 2010 Çarşamba

Sen Vurdunda Ben Ölmedim mi?



Sen Vurdunda Ben Ölmedim mi?



Yokluğunda ne ateşleri hasretimle yaktım da
Bir seni yakamadım, beni yaktığın gibi
Çölde su, mahpusta gün, oruçta ekmek gibi bekledim seni
Sense araya korkular koydun.
Yasaklar koydun...
Bitmez tükenmez engeller koydun
Şimdi nerdesin diye sakın sorma
Sen çağırdın da ben gelmedim mi?

Sen varken darılmazdım çiçeksiz baharlara,
Yağmurlu havalara...Bu kasvetli akşamlara
Sen varken
Bakıp içlenmezdim tren istasyonlarına
Otobüs duraklarına...
Sen varken ayrılanlara ağlamazdım...
Yıkılmazdım biten sevdaların ardından
Gidenlere küsmezdim
Kalanlara acımazdım...
Sen varken böyle üşümezdim-titremezdim
Masumdum, çocuklar gibi
Böyle delirmezdim-küfretmezdim...
Hele ölmeyi hiç düşünmezdim.
Şimdi soruyorum sana
Adı sevdaysa bu cehennemin
Sen yaktın da ben yanmadım mı?

Biliyorsun
Bütün acılarına 'yeşil ışık' yaktım olmadı
Bütün korkularına'arka çıktım'olmadı
Dağlara merdiven dayadım olmadı
Haziranda kar oldum yağdım avuçlarına olmadı
Sevdim olmadı -yandım olmadı-taptım olmadı
Benden artık pes
Bu aşkın biletini istediğin gibi kes
Nasılsa gidiyorsun
Biliyorum git...
Ama ardında
Ağlayan bir çift göz
Paramparça bir yürek
Ve yıkılmış bir dağ görmek istemiyorsan
Çek silahını-daya sırtıma
Titrersem namerdim...
Sen vurdun da ben ölmedim mi?
.

Ahmet Selçuk İlkan

19 Kasım 2010 Cuma

Güzel bir hikaye



Avcılar, zavallı kuşu yaralamışlar, o da can havliyle kaçmaya başlamıştı.Yaralı kuş uçuyor, avcılar aman vermeden kovalıyordu.Nereye saklandı ise buldu, hangi dala kondu ise gördüler.
Kuşun küçücük kalbipır pır çarpıyor, birazcık nefeslenmek istese üzerine bir namlu doğruluyordu. Avcular, onu ellerinden kaçırmak istemiyor, bu koşuşturma hırslarını tahrik ediyordu. Merhamet kalkmıştı yüreklerinden...Kuşun zayıflığı, acizliği, çaresizliği, medet ister hali hiç umurlarında değildi.Acımayacak, öldürene kadar saldıracaklardı.Zemin ölüm kusuyor, kurşunlar patlıyor, barut kokusu etrafa yayılıyordu.
Zavallı kuşun uçacak hâli kalmamıştı. Son bir kez havalandı ve uzaktaki bir topluluğu gördü. Şeyh Efendi, ortaya oturmuş, müridleri etrafında halelenmiş, zikrediyorlardı.Onların meclisine kadar zorla uçtu. Bir anda, korkunun tesiriyle İçinden geleni yaptı ve yaydan boşanmış ok gibi Şeyh Efendinin kaftanın altına saklandı.Güvenmiş kendince emin bir yer bulmuştu.
Şeyh Efendi, göğsünün altındaki ani kıpırdanmadan irkildi, ne olduğunu anlayamadı ve elini oraya attı.Zaten can dudağına gelen kuş, bu darbeyle öldü.
Ötede, mahkeme-i kübra kurulduğunda kuş, Şeyh Efendi'den davacı oldu.Şeyh, bilerek ve isteyerek yapmamışolduğu için mesul tutulmadı. Zaten o da kuşun öldüğünü görünce çok üzülmüştü.Kuşa, son sözü sordular
-Bir arzum var, dedi. Ben o kaftana, o sarığa güvendiğim için altına sığındım.Bundan sonra o güveni boşa çıkaracak hiç kimsenin o kaftanı giymemesini istiyorum ki başıma gelenler başkalarının başına gelmesin.


Neslimiz, kendisine insafsızca kasdeden avcıların tuzaklarından sığınacak bir yer arıyor.Koca bir İnsanlık günah batağına düşmüş, çırpınıyor, ağlıyor. El uzatmadığı için eroin komasında ölen bir gençten, iffetini kaybeden her bir çocuktan insanlıuk mesuldür.Nerede hangi ülkede, hangi milletten ve renkten olursa olsun...Hapisahaneler, hastaneler, sokaklar, mezarlıklar feryad ediyor.
Vazife ağır ve mesuliyet büyüktür. Ve bu ateşten kaçanların, güvenip gelenlerin, elini uazatanların itimadını sarsmaya kimsenin hakkı yoktur. İman urbası çıkarılamayacağına göre, kaftanın hakkını vermeye azami gayret göstermelidir.

hoş kalın hoşça kalın.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Mecnûn makâmı



Mecnun olmak bir “makam”dır; dişlerin sıkılma hâlidir!



Sus!..
Kenetlenmiş çenenden, “kendini” sızdırırsan dışına; kıvam bozulur... Çünkü “mecnun” olanın yolu; en dar tünellerden geçer!



Yollardan, Leyla’ya doğru, her daim yürüyenler vardı...
Kimdi onlar? Bilen yok!.. Hani ayak izleri? Silinmiş, gören yok!.. Peki hatıraları? Unutulmuş, anlatan yok!..
Ya Mecnûn?..



Mecnûn; susmanın adıdır ve yürümenin adıdır ve dönüp ardına bakmamanın fakat aramanın ve bulmanın veya sadece dişlerini sıkmanın adıdır...
Mecnûn olmak hem rütbe takmaktır omzuna, hem de omzuna yüklenmiş olan rütbeyi haysiyetle ve hassasiyetle taşıyabilmektir!



Leyla’nın bin yolcusu;
..ama yolların bir Mecnun’u vardı!
Sen kimsin? Hangisisin?..



Derler ki; Mecnun olmak, otuz iki tane dişin birer birer çekilmesidir çene kemiğinden... Ve gıkını çıkarmamaktır!
Bunu diyenler yalan söylüyor, çünkü ben Mecnun’u gördüm; aynanın başındaydı ve havuzun başındaydı ve hatta durgun göllerin başındaydı... Biliyorum! Mecnûn olmak; otuz iki tane dişin birer birer çekilmesi değil, tane tane çakılmasıdır çene kemiğine... Ve gıkını çıkarmamaktır!



Yani Mecnun olmak, çenenin kuvvetle sıkılma hâlidir, dişlerin kemiğe çakılma hâlidir...
Mecnun olmak bir makamdır. Susmak, yürümek, ardına bakmamak, aramak, nihayetinde bulmak... Ve şu soruyu sormak demektir:
Leyla’nın bin yolcusu, fakat yolların bir Mecnun’u vardı!
Sen, hangisisin?..

Muammer Erkul

11 Temmuz 2010 Pazar

Tarihi Camileri Sanal Aleminde Gezmek



Küçük Mecidiye Camii - 3D Sanal Tur

Şehzadebaşı Camii - 3D Sanal Tur

Fatih Camii - 3D Sanal Tur

Yeni Cami - 3D Sanal Tur

Süleymaniye Camii - 3D Sanal Tur

Ulu Cami (Bursa) - 3D Sanal Tur

Buradan indireceğiniz sanal turlarla kendinizi Süleymaniye Camii'nde gibi hissedeceksiniz. Kurulum gerektirmeyen bu programları çalıştırdığınızda fareyi bakmak istediğiniz yöne doğru kaydırmanız yeterlidir. Detaylara zumlamak için farenizin tekerleğini çevirin. İndirdiğiniz mekanların listesini görmek için F9 tuşuna basın. Listelenen mekanları ekran koruyucu yapmak için F5 tuşuna basın. Tavsiyemiz Süleymaniye Camii dahil tüm mekanları ekran koruyucu yapmanızdır. Ekran koruyucu devreye girdiğinde rastgele bir mekan seçilir ve otomatik olarak etrafı seyrettirir (adeta HD kalitesinde bir belgesel izliyormuşsunuz hissini verir). Diğer tuşların işlevini öğrenmek için F1, çıkmak için Esc tuşuna basın

Sanal bir ortamda gezmek çok iyi olmasa gerek birgününüzü ayırın ve Tarihi mekanları ziyaret ediniz ben sadece merakınızı uyandırmak adına bu sayfayı paylaşmak istedim

Sevgiyle kalın Hoşça bakın zatınıza:-)

19 Haziran 2010 Cumartesi

Kadın Olmak



Kadın, güçlüdür aslında…

Hoyratça bir kıskançlığın muhatabı olduğunda,

Ya da yüzüne değen el şefkat değil, şiddet kustuğunda,

Gidebilecek kudret de varken ayaklarında,

Gitmeyecek kadar güçlüdür kadın…


Çünkü annedir kadın…

İlmek ilmek şefkat örer çocuğunun ipek saçlarında…

Sevgi yazar, merhamet yazar, minik bir canın yaşam satırlarına…


Kadın, yarındır aslında…

Tahta beşikte, şefkat eliyle yarınları sallayandır…

Ne kadar, “elinin hamuruyla erkek işine karışma” denilse de,

Kadın, şefkatiyle, geleceğin hamurunu mayalayandır…


Kadın huzurdur aslında…

Günün yorgun ümitlerine sahiplik eden en sakin limandır…

Sıcak bir çorbadır, dumanı buram buram kalbe akan…

Dantel dantel, ilmek ilmek örerek, dört duvarı yuva yapandır…



Bazen sevginin, bazense nefretin adıdır kadın…

Bazen aşkın, bazense gitmenin…

Her ne kadar üçüncü sayfa haberlerine konu olsa da kadınların ağır yükü,

Kadın, yokluğunda varlığına hasret bırakandır…


Kadın; erkeğin kaburgasından yaratıldı, ayaklarından yaratılmadı!

Öyle olsa ezilirdi…

Üstün olsun diye başından da yaratılmadı!

Ama göğsünden yaratıldı, eşit olsun diye…

Kolun biraz altından; korunsun diye…

Kalp hizasından; sevilsin diye…


Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim.
(hadis-i şerif)


Mutlak âdil yerli yerinde yapan sadece Allah'tır

Sevdalı Kalem

28 Mayıs 2010 Cuma

Düş'le Gerçek Arasında




Durup durup seninle karşılaşıyorum her yerde

Karşıma çıkıyorsun her köşebaşında sen

Kimi gün parklarda, kimi gün sokaklarda, caddelerde

Gözgöze geliyoruz, saatlerce bir şey söylemeden.



Hiç değişmemiş diyorum içimden, ne güzel

İşte yine o! Yine mahzun, yine dalgın, yine ürkek

Hadi gel diyor dudakları.----Özledim, hadi gel

Biliyorum oysa; uzatsam ellerimi, gidecek.



Bu bir aldanış mı? Yoksa var oluş mu yeniden

Söyle bir son mu? Bir başlangıç mı? Bir dönüş mü?

Ne oldu o güzelim zamanlara ansızın uçup giden?



Hadi uyandır beni, söyle; gördüğüm zamansız bir düş mü?

Hadi git, uzaklaş, yokluğuna inandır beni gerçekten

Yoruldum, her bulduğum yerde seni kaybetmekten


Ümit Yaşar OĞuzcan


26 Mayıs 2010 Çarşamba

Andıkça





ANDIKÇA



Ne zaman seni düşünsem içim ürperir

Seninle geçen her saat, her gün gelir aklıma

Bir akşam vakti gelir bir deniz kıyısı gelir

O eşsiz hatıralar bütün gelir aklıma

Ne yapsam unutamam yaşadığımızı

Sevgindi sevgilerin en yalansızı

Şimdi nerde bir gül görsem kırmızı

Dudaklarımı uzun uzun öptüğün gelir aklıma

Bir çıban büyürcesine ortasında gecenin

Dolar yüreğime hüznü seni sevmenin

Dünyada ne benim yerim var artık ne senin

Ağlarım başucunda ölümün gelir aklıma.

Ümit Yaşar Oğuzcan

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Sensizlik Haram Bana

Sensizlik haram bana
Gücüm yok yalnızlığa

Sensiz gülemem
Başka sevemem
Nasibimse istemem

Geceler nurlar yağdırsa
Karakış bahar olsa da
Yoksan eğer istemem

Sana ben ömrümü verdim
Seni ben gönlümle sevdim
Dertlerim dualarım sensin

Seni ben kahır olsan da
Seni ben ecel olsan da
Severim öldükten sonra da

Geceler içimde
İsmin hep dilimde
Unutma beni ey zâlim sen Bu sevgimi de

Yaralar hep bana
Günahlar boynuma
Yeter ki sensiz bir ânım olmasın sevgilim

Sana ben ömrümü verdim
Seni ben gönlümle sevdim
Dertlerim dualarım sensin

Seni ben kahır olsan da
Seni ben günah olsan da
Severim öldükten sonra da...

Makam:Hicaz
Sanatçı:Nusret Yılmaz
Beste:Ufuk Yıldırım
Güfte:Ercan Saatçi

21 Mayıs 2010 Cuma

Yeni hayat yeni anlatılara ihtiyaç duyuyor



“Her gün bir yerden bir yere göçmek ne güzel,bulanmadan dupduru akmak ne hoş”Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” diyerek devam ediyor. Hz. Mevlana







14 Mayıs 2010 Cuma

Anzaklı Ömer'in Hikayesi

ANZAKLI ÖMER’İN HİKAYESİ”

1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

“Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.newyork’da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak,kan vermek,serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine ,tedavisine verilmiyıor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum.

Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.

Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?

Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim.

Siz Türk müsünüz?

Kaşlarını yukarıya kaldırarak ” Hayır “manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum:

Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?

“Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki:

Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı,benim bayrağım…

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

Siz Türk müsünüz?

Evet Türk’üm….

İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:

Yıl 1915. Sen hatırlamasın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de .orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak’tım Avustralya Anzaklarından …

İngilizler bizi toplayıp dediler ki: “Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.” Biz de inandık sözlerine vaadetlerine… Savaşmak isteyenler arasına katıldık.

Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: Bizim yıkayan İngilizler,Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler o zaman . Mısır’da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . ondan sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor,gökyüzünde havai fişekler ,geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman… Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil,kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti: Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar,vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürdüler. Ama öldürmüyorlar… Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla “Yazıklar olsun bana” dedim. “Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum ben . Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış”diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce….. Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte. Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek ,sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar… Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle “Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. “Ömer” cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: Peki niçin Ömer ismin, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş. Yahu senin adın müslüman adı mı ? Ben “Evet, Müslüman adı” deyince yüzüme baktı baktı,birden doğrulmak istedi. Ban mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu soluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi. Şimdiden sonra “Anzaklı Ömer” olsun. Olsun Peki doktor beni müslüman eder misin?Müslüman olmak zor mu ? Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar gelmişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için ,soramadığı için konuşamıyormuş.. Tabii dedim müslüman olmak çok kolay. Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlatırım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan b,ir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslamiyet’e olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı. …Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah’ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalamıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica ettim. Beni yalnız bırakma olur mu? Ne gibi Ömer amca ? Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. “Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!” Dedim ki içinden “Bizim Ömer amca galiba yolcu?”hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şehadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…. Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. “Ne yalan söyleyeyim,ağladım.”

ŞehitlerÖlmez.Com. alıntı.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Ben Koklanmayı Senden Öğrendim




Ben, “koklanmayı” senden öğrendim; ve de koklamayı!..
Ben, koklamayı; senin koklamalarından öğrendim...
Ben, seni duymayı; beni dinleyişinden öğrendim...
Ben, seni görmeyi; bana bakışından öğrendim...
Ben, sana dokunmayı; bana dokunuşundan öğrendim...
Ve ben...
Ben, öperken koklamayı; Öperken beni koklayışından öğrendim...
..... Ben, öperken koklamayı, senden öğrendim!..
Sen, yüreği kıpır kıpır denizlere kokuyordun...
Sen, yeşil yansımış bahar göklerine kokuyordun...
Ve sen; yıkanmak üzere olan toprağa kokuyordun aslında.
Sen, “sana” kokuyordun; bana bulanmış...
Sen, sana kokuyordun, “bana” karışık!.. .....
Güzelliğini hiç bilmez olur muyum; toz olup ufalanışını, kuruyan terinden arta kalan tuzun!.. Saçının dibinde yaşayan son damlanın, bulaşıp dudağıma; ...parlamasını yâren bir yıldız gibi... Bilmez olur muyum tuzunun güzelliğini?..
Ben, yaprak yaprak açılmayı ve yaprak yaprak okşanmayı senden öğrendim...
Ben, koklanmayı... Ve öperken koklamayı senden öğrendim! Ben, seni duymayı; beni dinleyişinden öğrendim...
Ben, seni görmeyi; bana bakışından öğrendim...
Ben, sana dokunmayı; bana dokunuşundan öğrendim...
Ve ben...
Ben, öperken koklamayı; öperken beni koklayışından öğrendim. .....
Ben, öperken koklamayı; Senden öğrendim!..

Şair / Muammer Erkul

Şiiri okuduktan sonra ilk yüreğime düşen eser bu oldu sordum kendime koklamak bu kadar içten iken niye kıyamaz insan koklamaya? çok sever inciteceğinden korkar yürekten gelen duygunun sesleriyle Koklamaya kıyamam benim güzel Manolyam! der ve yüreğine döner...


6 Mayıs 2010 Perşembe

Kusuru kötülüğü başkasında değil kendimizde aramak





Bütün bilginler zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur demişlerdir, her kim daha fazla zalimse kuyusu daha korkunçtur daha karanlıktır.
İlahi adalet betere beter ceza buyurmuştur.Ey zalim sen zulmünle bir kuyu kazmadasın ama şunu bilki o kuyuyu kendin için kazıyorsun. İpek böceği gibi kendi etrafını örme kendin için bir kuyu kazacaksan bari boyuna göre kaz.
Zayıfları yardımcısız sanma Kur'an dan Allah'ın yardım gelince suresini oku. Sen bir fil bile olsan düşmanın senden ürküp kaçsa ebabil kuşları cezası senide gelir bulur.

Yeryüzünde bir zayıf bir zavallı emam diyecek, Haktan yardım istiyecek olursa göklerde meleklere gökyüzü ordusuna bir gürültü düşer... Ey İnsan başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir görünmesidir.
Senin varlığın iki yüzlülüğün, zalimliğin, gafletin onlara aksetmiştir o sensin sen kendini yaralıyorsun lanet ipliğini kendine kendin dokuyorsun o kötülüğü sen kendinde apaçık göremiyorsun görecek olsaydın başkalarına değil kendine candan ve gönülden düşman kesilirdin..
Ey Gafil adam arslanın kuyuda kendi aksini görüp kendisine saldırdığı gibi sende başkalarına saldırırken haberin olmadan kendine saldırıyorsun sen kendi huyunun,tabiatının derinliklerine inseydin kötülüğün, ahlaksızlığın senden senin kendinden olduğunu anlardın.
Mü'minler birbirlerinin aynasıdır bu hadisi Hazreti Peygamberden naklederler. Gözünün önüne mavi renkli bir şişe tutuyorsunda bu sebepten ötürü alem sana masmavi görünüyor eğer kör değilsen bu maddi görüşü kendinden bil kendine kötü de başkasına deme, eğer mü min Allah'ın nuruyla bakmamış olsaydı bazı gizli halleri ona nasıl olurda apaçık görünürdü eğer sen Allah nuruyla baksaydın kötülük hususunda başkasını ayıplar başkasının kusurlarını görürde gaflete düşermiydin..
Ey hüzün ve keder sahibi yavaş, yavaş, azar, azar nuru nura vur ki narı ilahi ile bakışın nuri ilahiye çevrilsinde başkalarında ayıp ve noksan yerine hüner ve kemal görebilesin

Mesnevi Okumaları Şefik Can

29 Nisan 2010 Perşembe

Ölüme Çağrı




Seninle ölmek istiyorum;

seni sevdiğim için,

sana inandığım için

senden ötede yalnız ölüm olduğu için...



Seninle ölmek istiyorum;

birlikte ölümsüzlüğe erelim diye,

karanlıkları birlikte aydınlatalım diye,

birlikte varolalım diye...



Seninle ölmek istiyorum;

çünkü seninle yaşamıyoruz.

Çünkü mayamız ayrılıktandır,

çünkü ölümle bir bütün olacağız.



Seninle ölmek istiyorum;

benimle kadere meydan okuyabilecek misin?

Hiçe sayabilecek misin benimle

insanları, yaşamayı, Tanrıyı?

Benimle gelecek misin?



Aşk seninle başladı.

Erdemlerim mutluluklarım senden geliyor.

Her şey seninle güzel ölüm bile.

Biz tüm inanmışlarız seninle, gerçek sevenleriz,

biz bu dünyaya yabancıyız,

bu dünya bize yabancı...

yaşamak mı dedin? Sürünmeye değer mi?

Tanrı mı dedin? Ölüm de onun eseri değil mi?

Kalanlar mı dedin? Unuturlar...



Bu katran geceler nasıl olsa bitmeyecek.

Ne yapsak insanları tüketemeyiz yeryüzünden,

nereye gitsek çaresizlik bizimle beraber

güz aylarında rüzgarın savurduğu iki yaprak gibi,

ayrı bahçelerden koparılıp aynı vazoya konmuş iki gül gibi,

birbirine karışan iki deniz gibi

seninle ölmek istiyorum...


Ümit Yaşar Oğuzcan

17 Nisan 2010 Cumartesi

Hayallerin İçindeki Sinsi Avcı

Vaktiyle adamın birisi öğrencilerini toplamış, onlara mutlu olmanın yollarını anlatıyormuş.
Bu gün,"herkes gözünü kapatsın ve kendisini dilediği br şey olarak düşlesin" demiş.
Öğrencilerden biri kendini gökyüzünde uçan br kuş olarak hayal etmiş.Tam böyle keyfince gökyüzünde süzülüp uçarken, bir de bakmış ki
aşağıda bir avcı, elinde tüfeğini kendisine doğrultmuş, ateş edecek.Öğrenci sıçramış ve hayalinden sıyrılıvermiş.Hocası sormuş
-Ne oldu evladım?
Öğrenci cevap vermiş:
-Ben kendimi bir kuş olarak düşledim hocam.Havada uçuyordum.Bir de baktım aşağıda bir avcı var.Beni avlamak için tüfeğini bana doğrultunca korkup sıçradım.
Hocası
- A çocuğum! Hayal senin hayalin, düş senin düşün. Hayalinin içine o avcıyı niye sokuşturuyorsun? Sen hayal etmesen o avcı nasıl girsin senin hayal dünyana!...

Ruhun Deşifresi Kitabından okuduğum güzel bir hikayeyi paylaştım sizlerle Yazarı Mehmet Ali Bulut Ruhun Deşifresi Kitabını okumanızı tavsiyede edebilirim gönül rahatlığı ile:-)

10 Mart 2010 Çarşamba

Kimi Dosta Gider Siz Nereye :-)




Hikâyesi…

Şair Ahmed’in Denizli’de dostları vardır ve bu dostlarından bir tanesi şairin elinde olmadan şaire küser. Şaire acıklı bir mektup yazar. Mektubu alan şair, derhal Denizli’ye varır. Ama dostu, dost olmaktan uzak kalır. Der ki: Sen köprü olsan seni o kadar çok severim ki üzerine basıp geçemem ama dostluğumuz bu kadar. Ne yapsın şair, eli böğründe geri döner. Ders alınacak ve bu sözler zuhura gelecektir ya önce söz vardır diyenlerin tersine önce olay gerçekleşir. Sonra olayın sözü gelecektir. Çünkü insan gördüğünü anlamaya meyillidir ve somut olanı sever. Uzun zaman geçmiştir. Şair, Mahmutpaşa’daki kravatçı dükkanı ile Fatih-Kıztaşı arasında gider gelir… Bu gidip gelmelerin birinde Denizli’de bıraktığı dostu ile Beyazıt Camisinin önünde denk gelir.

Gelir gelmesine ama dostu sevdiği şaire yüz çevirir. Şairi görür görmez yüzünü döner. Ne yapsın şair? Bir umutla dosta kavuşma beklemesi hüsran bağrına uğrar. Eve gelir ve bu sözler dökülür kalemine.

Kimi dosta varır dosta bendolur

Kimi nefse uyar kahrolur gider

Kimi gülistanda goncagül olur

Kimi goncagüle hâr olur gider.


Kimi tevbe eder esfiya olur

Kimi inat eder eşkiya gider

Kimi Ahmed seni uzaktan tanır

Kimi yaklaşır da kör olur gider.

Gönül yaralıdır. Bu hikâyeyi dinlediğimde acının ilk günkü gibi taze olduğumu anladım. Acı bitmez denen şey böyle olsa gerek. Küllenir küllenir ama kül bir kez yeniden yakılmaya görsün ateş senelerin, ayların birikimiyle daha fazla yakar.
Bu hikâyeyi dinleyen bizler kendimize döndük.

Hem ne demiş Nesimi:

Ben melâmet hırkasını kendim giydim eynime

Ar u namus şişesini taşa çaldım kime ne

Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi

Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni

Sofular haram demişler bu aşkın badesine

Ben doldurur ben içerim günah benim kime ne

Nesimi'ye sormuşlar yarin ilen hoş musun

Hoş oluyum olmuyayım o yar benim kime ne

Sevgiyle aşkla kalın
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...